
"Aşırı Özenli Giyim Tarzı"(şirket ile yaşadıklarım) bugün (27 Şubat 2026) yayında olacak.
Güncelleme: 27 Şubat 06:38
Güncelleme: 26 Şubat 20:46

En 'Son Gönderi'ler
Gelecek Program
🇹🇷 aşırı özenli giyinme tarzı-02
4 Mart 2026
04:30:00
🇮🇳“हाथी के दा ँत खाने के और, दिखाने के और”
4 Mart 2026
Neden kaydediyorum?
4 Mart 2026 13:58
Bu hikâyeyi anlatmak zor; çünkü çok katmanlı ve dışarıdan bakınca kolay anlaşılmıyor. Fakat artık yanlış anlaşılmamak adına bunu -elbette isim vermeden- ama mümkün olduğunca açık anlatmak zorundayım.
Geçtiğimiz yıl iş yerinde, kendi ekibimden biriyle bir ilişkim oldu. İlişki benim açımdan ciddileştiği için, şirkete bildirme ya da başka bir şirkete geçme noktasına geldiğimde bu kişi aniden uzaklaştı; bir nevi ghostlamaya çalıştı. Kendisini ayrılık görüşmesi yapmaya dahi zor ikna edebildim. Günün sonunda, kendime duyduğum saygı sebebiyle aramızdaki bağı sürdüremeyeceğimi söyledim ve ayrılma iradesini ortaya koydum. Ocak 2025’te ilişkimiz sonlandı. Ayrılık anında da sonrasında da karşılaştığım tavır insanî değildi; saygıdan uzaktı. Bir anda ortadan kaybolmaya çalıştı. Sonrasında yaşananlar da, kendi itiraf ettiği biçimiyle, yalanlar ve manipülasyonlarla örülü bir sürece dönüştü.
Aynı dönemde bu kişiye yöneticilik yapmak durumundaydım. Benim ahlaki ve etik çizgim gereği, her koşulda görevimi layıkıyla yerine getirmek; dışarıda yaşadıklarımızı ve bu kişiye karşı hissettiğim olumsuz duyguları işe yansıtmamak zorundaydım. Bu nedenle size tarif edemeyeceğim kadar zorlandım.
Asıl sorun şuydu: Aylar boyunca bir yönetici olarak normalde müdahale etmemi gerektiren, etik olarak adım atmam gereken ve “uyum” açısından sorunlu davranışlar sergiledi. Ama ben konunun tarafı olduğum için aksiyon alamadım. Bu da beni etik olarak ağır bir sıkışmanın içine soktu. Bu yüzden üç kez istifa etmeyi denedim. Üçünde de özür diledi, sorumluluk almış gibi yaptı, yalvardı ve beni geri döndürdü. Ben de kariyerim gereksiz yere yarıda kalmasın diye ona inanmayı ve kalmayı seçtim. Ama her seferinde yaşanan ihlaller daha da büyüdü.
Ocak’tan Haziran’a kadar geçen süreçte bana yaptıklarını — kendi ifadesiyle bana yaşattığı onca şeyi — anlatmam, hatta hepsini hatırlamam bile mümkün değil. Zaten konumuz da bu değil. Ama neyin karşısında nasıl bir duruş sergilemeye gayret ettiğimi gözünüzde canlandırabilmeniz için tek bir örnek vereyim: Bir gün beni Almanya’ya taşınmaya davet edip ağlayarak özür diliyor, ertesi gün ise aşağılayıp tamamen yok sayıyordu. Bu, yaşattıklarının yalnızca biriydi. Ben ise önümde duran bu tutarsızlık karşısında, tutarlı ve olması gerektiği gibi bir yönetsel çizgiden sapmamaya gayret ettim. Bunun ne kadar zor olduğunu, dediğim gibi, tarif bile edemem.
Yalanlarını, manipülasyonlarını ve ihlallerini kabul ettiği bir dönemin hemen sonrasında, yalnızca 13 gün sonra, yöneticilik sorumluluğum gereği son derece hassas biçimde ele almam gereken bir konuyu bana getirdi. Bu, benim hiçbir varsayım yapmadan ilerlemem gereken bir konuydu. İş yerinde birinin onu rahatsız ettiğini söyledi.
Ben de konuya, herhangi bir kadın meslektaşım bir iş meselesiyle gelip yardım istediğinde nasıl yaklaşacaksam öyle yaklaştım; mümkün olan en yüksek hassasiyetle ele aldım. Tüm kurumsal süreç ve prosedürleri eksiksiz ve taviz vermeden takip ettim. Süreci, üst yönetimden ve konuyu bilen herkesten takdir görecek; benim de kariyerimin önemli başarılarından biri olarak görebileceğim bir titizlikle yürüttüm ve tamamladım. Normal koşullarda dahi yönetmesi çok zor olan çok hassas bir konuyu ben sırtımda iş dışında yaşananlara dair tarif edemeyeceğim kadarduygusal bir yük varken başarıyla yönetebilmiştim.Hatta o sırada bunu kariyerimin en büyük başarısı olarak görüyordum.
Fakat benim için kırılma noktası tam da burada başladı (11 Temmuz). Süreç boyunca bana hayran olduğunu, böylesine hassas bir konuyu yönetme biçimimden ilham aldığını, kimsenin benim kadar incelik ve emekle böyle bir süreci yönetemeyeceğini, geçmişte yaptıkları için kelimelere dökemeyeceği kadar pişman olduğunu söyleyen kişi aniden tavır değiştirdi. Bir anda beni yeniden o “tehlikeli biri” kutusuna koydu. Ve ben şu soruyla baş başa kaldım: “Hayatımın ve kariyerimin en büyük başarısı sandığım şey, aslında bir kullanılıp atılma hikâyesi miydi?”
Bu şüpheye dayanamadığım için istifa etmeye karar verdim. Kararımı öğrenir öğrenmez yeniden yalvarmaya başladı. Hatalar yaptığını; bana yaşattığı her şeye rağmen benim onun karşısında incelikle ve emekle durduğumu; hayatında benim kadar güzel bir şey olmadığını ve çok daha fazlasını söyledi. Birkaç gün süre istedi. Bu sözlerle istifa kararımı birkaç saat erteletti.
Ama o anda fark etmediğim şey şuydu: Bana yalvarırken aynı anda başka ve tamamen gerçek dışı bir anlatı kuruyormuş. Bir terapiste gidip benim intihar edeceğimi ve onu tehdit ettiğimi anlatıyor; böylece kendisine bir “otorite onayı” sağlayacak zemin hazırlıyormuş. Bunlar uzun bir sürece yayılmış şeyler değil; o akşam benimle yazıştığı dakikalarda terapist ile de yazışıyormuş. Süreç, terapistin bana iletilmek üzere ona mesaj taslakları öğretmesine kadar gitmiş. Yani terapisti bu anlatıyla manipüle edip ertesi sabah bir nevi “otorite onayı” almış; maalesef bunu terapistin yazılı ifadeleriyle de desteklemiş. (Bunu bana aylar sonra terapist itiraf etti. Hukuki süreci de bu nedenle başlatmıştım.)
Yani birkaç saat önce bana “Hayatımda senin kadar güzel bir şey olmadı” diyen kişi, birkaç saat sonra beni psikolojik olarak dengesiz, rahatsız edici ve tehlikeli biri gibi çerçeveleyen anlatının arkasına geçmişti. Başka bir deyişle: Bana yalvarırken aynı anda benim “takıntılı ve tehlikeli” biri olduğum hikâyeyi kuruyormuş.
Beni psikolojik olarak dengesiz ve tehlikeli gibi, çok ileri giden aşağılayıcı bir çerçeveye koyunca, etik olarak yapılması gerekenin istifa etmek değil, durumu kuruma beyan etmek olduğuna karar verdim. Beyanı hazırladım (belgeler sayfasında var). Tam verecekken beni yeniden durdurdu ve bir terapistle, üstelik kendisinin de eşlik ettiği bir görüşme yapmayı teklif etti. Hiç istemedim, hatta çok saçma buldum. "Ben ekibimdeki biriyle yaşadığım problem için neden çift terapisine gideyim ki?" diye düşündüm; bunu terapiste de söyledim. Fakat benim tanıdığım ve güvendiğim biri olduğu için, hiç istemesem de bir çözüm olur umuduyla kabul ettim. Bu benim açık ara en büyük hatamdı.
Detaylarını ses kayıtlarında ayrıca anlatacağım. Ama o görüşmeler, beni dehşete düşüren bir manipülasyon çemberine dönüştü. Hem terapist hem de bu kişi, seanslar boyunca vicdanımı, empatimi ve esenliğimi ezip geçti. Sonunda fiziksel sağlığımı kaybettim. Bunun sonucu olarak çalıştığım iş yeriyle ciddi problemler yaşamaya başladım. (Bu sürecin en korkunç bölümü 28 Temmuz–6 Ağustos arasıydı.)
Sonunda artık dayanamadım. Hem aramızdaki ilişkiyi hem de bu kişinin yaptıklarını çalıştığım kuruma bildirdim ve konunun incelenmesi gerektiğini söyledim. Bunun ardından, kendisini aklayabilmek için kurum içinde benim intihara meyilli olduğum yönünde bir anlatıyı dolaşıma soktu. Bunu da, emin değilim ama büyük olasılıkla, terapisti kandırdığı akşamın yazışmalarını göstererek yaptı. Terapistin ona inandığını gösteren yazışmaları kurum içinde bir güvenilirlik zemini yaratmak için kullanmış olması çok olası. Bu anlatının resmî kanallara onun tarafından taşınıp taşınmadığını kesin olarak bilmiyorum; ama o dönemde terapistin, henüz bana itiraf etmemişken, fikri o yöndeydi. Ve bütün bunların sonucu, benim Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine sevk edilmesine kadar giden inanilması çok güç bir süreç oldu.
Sonunda, üzerime yapıştırılan bu leke yüzünden 15 yıl emek verdiğim kariyerimi kaybettim. Günün sonunda akli dengemi sayısız uzman raporuyla ve başka bilimsel belgelerle kanıtlayabildiğim için işten çıkarılamadım; ama elbette ayrılmak zorundaydım. Tahmin edeceğiniz üzere, orası artık benim için çalışılabilir, hatta bulunulabilir bir yer değildi. Kendimce o zor koşullarda güçlü bir duruş sergileyip en azından haklarımı (hatta biraz fazlasını) alarak ayrıldım.
Kasım sonunda terapistin itirafıyla şunu öğrendim: Temmuz ayında, onun yöneticisi olmam sebebiyle baştan karşı çıktığım ama sonunda zorla sürüklendiğim o “çift terapisi” süreci ve süreç içindeki gizli iş birliği, yaşananların temel sebeplerinden biriydi. Bu ortaklığı gizlemek için bana yaptıkları her şeyin ağırlığını fark edince, işten ayrılmamın hemen ardından yasal haklarımı aramaya karar verdim. Detaylarını ayrıca ses kayıtlarında anlatacağım. Burada anlatacaklarımın en şoke edici, en inanılması güç kısımlarından biri.
Daha sonra, savcılığa suç duyurusu dilekçesi vermeden hemen önce özür dilemeleri hâlinde sürecin peşini bırakabileceğimi belirten bir e-mail attım. O e-mailde bunu onları hayatımda tutmak için değil; tam tersine hayatımdan tamamen çıkarmak için yaptığımı açıkça söyledim.
Cevabı, bana uzaklaştırma kararı çıkarttırmak oldu.
Bu beni çok şaşırttı. Çünkü aylar boyunca hiçbir iletişim kurmamıştım. Sonradan öğrendim ki kadına karşı şiddeti önlemeye dönük düzenleme nedeniyle, delil aranmadan da böyle bir karar çıkabiliyormuş. Bu kişi de tam olarak bunu kullanmış.
Çıkarılan uzaklaştırma kararı, tek bir mesajla bile ihlal sayılabilecek kadar hassas bir zemine sahip. Bu süreçte ailem üzülmesin diye aylarca sakladığım her şeyi sonunda anlatmak zorunda kaldım. Onlara attığım, hiçbir hakaret ya da baskı içermeyen bir e-mailde bu kişiyi yalnızca bilgi amaçlı CC’ye ekledim. O ise bunu, uzaklaştırma kararını ihlal ettiğim şeklinde şikâyet ediyor..
Birbirimizin hayatından çıkabilmemiz için istişare etmek amacıyla ailemin onun ailesine ulaşma girişimini de, bu girişimi öğrendiğimde abisine özür dileyip ailemin temasını durdurduğumu belirttiğim mesajımı da, uzaklaştırmayı ihlal ettiğim iddiasının içine kattı.
Yani bunların hepsini beni hapse attırmak için kullanıyor. Uzaklaştırma kararını ihlal ettiğim gerekçesiyle üç gün hapse gireceğim. Üç gün de olsa hapse gireceğim. Sürenin kısa olması, yapılanın ağırlığını azaltmıyor. Bu, maalesef onun kendisini aklamak ve beni yeniden “takıntılı, rahatsız edici ve tehlikeli” biri gibi göstermek için kurduğu anlatının bir parçası. Benim hapse girmemi de bu anlatının temel dayanaklarından biri hâline getiriyor.
Sadece bir örnek: Kendisinin abisi, anneme “kardeşiyle onun özür dilemesi konusunda konuşacağını” söylemesinin ertesi günü, yaşadıklarım sebebiyle üzüntüden hayati tehlike içeren ciddi bir sağlık problemi yaşamış 75 yaşındaki annemi telefonundan engelleyecek kadar saygıdan yoksun bir tavır sergiledi.
Bu anlatı uğruna maalesef beni, özgürlüğümü, itibarımı; hatta ailemin esenliğini ve onurunu hiçe sayacak kadar ileri gittiler.
Ben de artık buna, kişiliğimin temeline yapılan ve aileme zarar veren bu tutumlara tahammül edemediğim için burada anlatıyorum.
Bu süreçte çalıştığım kurumun da ciddi ihmalleri olduğunu ve bana haksızlıklar yaptığını düşünüyorum. Bu yüzden sadece bu kişiyi değil; kurumun bu süreçteki tutumunu, benim gözümdeki ihmallerini ve bana yaşattığı haksızlıkları da anlatmaya karar verdim.
Kadınlarla ilgili meselelerde gösterilmesi gereken hassasiyet, benim için hayatım boyunca en temel ilkelerden biri oldu. 01-Giriş kaydının en başında, burada duyduğunuz sesimin ilk cümlelerinde bunu bulabilirsiniz. Hayatta en öncelik verdiğim konulardan birinin üzerine çamur atılıp bana “takıntılı, rahatsız edici, tehlikeli biri” çerçevesi giydirilmesine ve böyle bir lekeyle anılmaya tahammül edemiyorum. Bu yüzden buraya gelip burada kaydetmekten başka yolum kalmadı.
Buradayım, çünkü olan biten, “talihsiz bir yanlış anlaşılma” değil, adım adım örülen bir haksızlık. Hem bu kişinin kurduğu çerçeveyi, hem de çalıştığım kurumun ihmallerini, kronolojisiyle, dayanaklarıyla, kayıtlarıyla anlatacağım. Susarsam bu leke kalacak, konuşursam en azından gerçeğin bir kaydı olacak.
En önemlisi ailemin aldığı hasarları durdurmalıyım.
Bu yüzden kaydediyorum. Kemal
Tesekkürler.
“Muazzam bir umut dünyayı kat etti; muazzam bir umut korkumun içinden geçti.”
Yüzlerce çok güzel destek mesajı aldım. Çok şaşkınım, hala inanamıyorum. Asla istediğim özenle yanıt veremedim; hala yetişemediklerim var. Bunun için özür diliyorum ve nasıl teşekkür edeceğimi billemiyorum.
Sitenin masaüstü versiyonu bakımdadır. Mobil cihazlarınızdan ulaşabilirsiniz.


